15 Temmuz 2008 Salı

Küçük mutluluklar

Serin bir yaz gününe uyanmak..
İşe gelirken yolda K-Rock dinlemek..
K-Rock’ta sevdiğin; ama unutmuş olduğun şarkıların çalması..
Trafiğin E-5’in son günlerdeki durumuna göre inanılmaz derecede açık olması..
Atlayıp zıplayıp, sağından solundan geçen hareketli şöförlerin en sonunda takıldığı şeridin mutlaka çok tıkanık olması ve şeridine sadık kalan senin iki dakka sonra yanlarından sükunetle geçmen.. :)
İşyerine gelip de açık ofis arkadaşının çay demlemiş olduğunu görmek..
Simidini yiyip çayını yudumlarken kikikokoya yazmak..
:)

13 Temmuz 2008 Pazar

Sevgili Günlük..

İşe döndüm. Çukura.. Beni yoran, tüketen, yaşama sevincimi, üretme dürtümü usul usul emen işime.. Evet, severek değil, sadece para kazandırdığı için yapıyorum işimi. Ve bu ülkede insan gibi yaşayabilmek, illa ki ortalamanın üstünde para kazanmayı gerektirdiği için..

Bundan yaklaşık 2,5 ay önce, ayak bileğimin kırılmasıyla birlikte, birdenbire hayatımı bambaşka bir boyutta yaşamaya başladım. Benden tek beklenen, çekmekte olduğum ağrılara dayanmam ve sabırla kemiklerimin kaynamasını beklememdi. Hayatımdaki tüm o sahte baskı ortadan kalkmış ve yerine çok basit, çok hayati, çok gerçek bambaşka bir amaç gelmişti: “kendime gerçekten iyi bakmam”. Bu o kadar önemli ki.. Benden beklenen şeyin tamamen ve sadece benim varlığıma katkıda bulunacak, bana iyi gelecek bir şey olması o kadar nadir ki artık hayatımda..

Bugün dönüp baktığımda görüyorum ki, bu olay başıma gelmeden önce hayatım bir yokuşu tepetaklak iniyor gibiydi.. Büyük taşlarından biri yerinden oynamıştı. Hayata, kendime, sevgiye olan inancım ve güvenim sarsılmış, tüm düzenim alt üst olmuştu. Kendimi, içimi bir arada tutmaya çalışıyordum vargücümle. Atlatmama az kalmıştı, tekrar toparlanmış gibiydim.. Ama başka arazlar çıkmıştı. İşe gitmek hiç istemiyordum. Tamam bu bildik tanıdık, hatta normal bir şey.. Ama bazı günler giyinmek bile istemiyordum. Özenmek, düzgün olmak. İstemiyordum. Neden her gün giyinmek zorundaydım? Yani bazı günler pijamalarımla duramaz mıydım? Her gün örtünmek zorunda mıydım? Hele o takımlar.. Bazen ceket giydiğim zaman kendimi kadın gibi hissetmiyordum. Hatta bir gün Koko’ya sormuştum “Hiç sabah aynaya baktığında bir erkek gördüğün oldu mu?” diye. O da “Bir erkek değil; ama bir maymun gördüğüm oldu” demişti :) Peki her gün insan içine çıkmak zorunda mıydım? Of en kötüsü de iletişmek zorunda olmaktı.. Açık ofis kabusunu artık bünyem kaldırmıyordu. Herkesin tüm telefon konuşmalarını duymak zorunda mıydım? İşle ilgili olanları geçtim hadi, kayınvalide ile gerilmelere, çocuk bakıcısına verilen talimatlara, sevgili ile yapılan planlara kulak misafiri oluyordum… istemeden. Olmak istemiyordum oysa, bilmek istemiyordum. Gürültüsüz bir ortamda sakince bir şey okumak mümkün değildi. Çayımı herkesin içinde içmek zorundaydım, bir şey yersem herkesin içinde yemek zorundaydım, sürekli görülüyor ve duyuluyordum. Sürekli görüyor ve duyuyordum. Hatta tuvalette bile yalnızlık yoktu. Üstü ve kapısının altı açık olan tuvaletler ile yine herkes herkesin varlığını illa ki bilmek ve hissetmek zorundaydı. Her gün; ama her Allahın günü çekilir miydi bu? Gittikçe daha çok kafaya takıyordum. Ve bu taktığım tek şey de değildi.. Derken tüm bunlar 2 aylığına sona erdi.. Her işte bir hayır var mı gerçekten? Cevabı şu anda göremiyorum; ama raporlu olduğum 2 ay o kadar güzel ve huzurlu geçti ki.. Tek bir anında bile sıkılmadım. Bileğim kırıldığı için kendime sadece bir tek gece -güçlü ağrıkesicilerin bile kesemediği ağrılarımın sabaha kadar uyutmadığı, yatakta ayağımı kımıldatamadan yattığım ve çaresizlikten ağladığım o gece- acıdım.. Benzeri çok gece oldu sonra.. Ama hiç sormadım o gecelerde “Neden ben?” diye.. O ağrılar da bana, benim varlığıma, varoluşuma aitti.. Başka kimse değil, kendi vücudum dayatıyordu işte. Bileğim ağrıdığı, yürüyemediğim, değneklerim yüzünden bir bardak su bile taşıyamadığım için kahretmedim kendimi.. Çünkü özgürdüm. İstemediğim hiçbir ilişki, hiçbir sohbet, istemediğim halde ilgilenmek zorunda olduğum hiçbir sorun yoktu hayatımda. Özgürdüm. Her şey için yeterli zaman vardı. Uyumak için, okumak için, düşünmek için, hiçbir şey yapmamak için.. Bazı günler sadece duruyordum. İlk Kanat Atkaya dile getirmişti çoğumuzun yaşadığı bu “durumu”. Evde durmak. Öylece duruyordum, hiçbir şey yapmadan. O kadar iyi geliyordu ki.. Sadece var oluyordum. Tavana ya da aynaya ya da gökyüzüne bakarak duruyordum. Belirli bir şey düşündüğüm de söylenemezdi. İnsanın bunu sık sık yapabilmesi ne kadar önemliymiş. Müziğe dalıp, sonra onu bilinçli duymayı da bırakıp, durmak.. bir çeşit şibumi hali.. Ve tuhaf bir şey, bütün gün evde olmama, çok az hareket etmeme, genellikle ayağımı uzatıp oturmak zorunda olmama rağmen zayıfladım. Çünkü acıkmıyordum. İş yerinde sürekli çay ya da kahve içer ve sıkıntıdan bir şeyler atıştırma ihtiyacı duyarken evdeyken yemek içmek aklıma bile gelmiyordu. Tein, kafein ve endüstriyel şeker tüketimim de ciddi oranda azaldı.. Cildim oksijen almaya başladı, güzelleşti. Öyle ki, işyerine döndüğümde “Cilt bakımı yaptırmış gibisin” dedi arkadaşlarım. Hem fiziksel çevremin değişmesi, hem de psikolojimin iyileşmesiyle hasta raporlu olduğum bu 2 ay içerisinde daha sağlıklı oldum :)

Yarın işe dönüşümün 4. haftası başlayacak. Bileğimi kırmadan hemen önceki gibi kötü değil ruh halim, enseyi karartmıyorum; ama şimdiden yorulmaya başladım. İlk hafta sevdiğim arkadaşlarıma kavuşmanın gölgelediği tatminsizlikler, mutsuzluklar teker teker ortaya çıkmaya başladı. Yine kaybolmak istemiyorum. Unutmak istemiyorum başka türlü yaşamanın mümkün olduğunu. Azla yetinebildiğimi. İnsanın kendisini gerçekleştirebilmesi için sadece kendisiyle ilgilenmesi gerektiğini.. Aynı zamanda yorucu ve talepkar bir işte çalışarak insanın kendi hakkını veremediğini.. Unutmamam lazım. Evet, evren bana nefes aldırdı. Ama bunu sistemin oyunlarına dayanabilmek için güç tazelemesi veya sistemden çıkmak için cesaret aşısı olarak kullanmak benim ellerimde..

10 Temmuz 2008 Perşembe

Böcek

Seçtikleri oyunlar, sahneleyiş biçimleri ve gerçeküstü oyunculuklarıyla son yıllarda tiyatroya azalan inancımın yeniden coşkuya dönüşmesini sağlayan Dot Tiyatrosu 2006/2007 sezonunda Tracy Letts'in Bug (Böcek) adlı oyununu sahneye koydu. Tülay Günal ve Alper Kul'un inanılmaz başarılı performanslarıyla Dot Tiyatrosu'nun diğer oyunlarında olduğu gibi bu oyun da insan varlığının karanlık ve aslında en sahici yüzünü anlattı bize.

“Konuştuğumuz tek konu böcekler. Başkalarıyla anlamsız, boş konuşmaktansa seninle böcekler hakkında konuşmayı tercih ediyorum. Zaten anlatacak birşeyim de yok, mutsuzluğum dışında. Kimse sürekli bunu dinlemek istemez. Mesela ben istemem. Bıktım. Her şeyden. Berbat hayatımdan, çamaşırhaneden, süpermarketlerden, salak evliliklerden, kaybolan çocuklardan, herşeyden bıktım. Lyod... Hayatımın tek mutluluğuydu.”
Agnes hayatının tek mutluluğu 6 yaşındaki oğlu Lyod'u bir markette kaybetmişti. İki saniyeliğine soğan almak için gitti, döndüğünde oğlu yoktu. Senelerce aradı ama bulamadı. Mutsuzdu.. O kadar mutsuzdu ki içki denizinde boğup yoketmeye çalıştığı yalnızlığı hiç azalmıyor aksine gün geçtikçe daha da büyüyordu. Eski kocası hapisten yeni çıkmıştı ve bu serseri bir türlü onu rahat bırakmıyordu. Bir motel odasında içki ve uyuşturucu ile sürüklediği hayatı bir kız arkadaşının getirdiği delikanlı ile değişti.


Kırılgandı bu delikanlı -Peter-, çok değişikti, hatta tuhaftı. Yalnızlıktan ölmek üzere olan Agnes bir kere beraber olduğu bu çocuğu sarıp sarmaladı, ama ortaya birden böcekler çıktı. Peter'ın her tarafı böceklerle doluydu daha doğrusu böcekleri sadece o görüyordu .... önceleri. Bu genç adam, Irak'ta askerlik yaparken denek olarak kullanıldığını, vücuduna hükümet tarafından binbir türlü şey enjekte edildiğini söylüyordu. Bu böcekler onun kanıyla besleniyorlardı ve hepsi devletin kendi eliyle yürüttüğü deneylerin bir sonucuydu. Agnes'la beraber böcek avına başladılar, birbirlerinin vücutlarındaki böcekleri -ki deri altına yerleşiyorlardı- kazıyıp çıkartıyor, Lyod'un oyuncakları arasından çıkan bir mikroskopla inceliyorlardı. Agnes Peter'la beraber olduğu için böcekler onun vücudunu da sarmıştı. Agnes kız arkadaşıyla beraber cilt doktoruna gitti ve doktor ona yaraları kendilerinin yaptğını söyledi, böcek yoktu. Agnes böceklerin olmadığını iddia eden -tek- arkadaşını evden kovdu. "Hiç birşeye sahip değilim, ben sadece ona sahibim. Bir şeye sahip olma hakkım yok mu?" Delikanlıyla beraber tutunacak bir dal, bir amaç, bir ortak çatı yakalamıştı. Gerçek veya yanılsama önemli değildi, önemli olan yalnızlığını paylaştığı bu adamla beraber olmak, bir şeye karşı elele tutuşabilmekti.

Boşluktayız, boşlukta sallanıyor hayatlarımız, yapayalnızız ve bunlara karşı koyabilmek için en küçük bir fırsat bile yakalasak bırakmıyoruz. Bırakmadı Agnes. Her ne kadar kuşkuları olsa da böceklerin varlığına ilişkin onu kaybedeceğini, yalnızlığına döneceğini ve savaşma amacını kaybedeceğini anladığı an böceklere inanmayı tercih etti.

Agnes'ın eski kocası, eve bir psikiyatrist getirdiğinde çift vücutlarını kesip böcekli kısımları yoketmekle meşguldüler. Doktor Agnes'a delikanlının aslında paranoid şizofren olduğunu anlatmaya çalıştı. Agnes oysa çok mutluydu ve bunu kimseye vermeye niyeti yoktu. Doktoru öldürdüler, yaşama amacını elinden almaya çalışıyordu çünkü. Agnes sonunda tüm acılarının kaynağını buldu. Buydu işte bu, yürütülen projenin başarıya ulaşabilmesi için Agnes'ın bu acıları çekmesi gerekiyordu. Bu kadar acı çekmesinin bu kadar mutsuz olmasının bir sebebi, bir zanlısı vardı. O da insanların vücutlarına çip yerleştirerek onları işadamları ve politikacılardan oluşan grubun dünya üzerinde egemenliklerini devam ettirebilmek için insanlara zerkettikleri çipler -böcekler- vasıtasıyla yürüttükleri proje idi. Bu projeye son vermenin tek yolu vardı. Çiftleşerek bu projenin devamını sağlamışlar ve böceklerin çoğalmasına yol açmışlardı. Yokedilmeleri gerekliydi ancak bu şekilde bu korkunç başeğme ortadan kaldırılabilirdi. Üzerlerine benzin döküp çakmağı yaktıklarında mutluydu Agnes. Herşey yerli yerine oturmuştu. Zincirin ortasında en azından bir boşluk yaratmıştı. Sebebini hiç bilemediği acıları bir amaca yönelik olarak onu yoketmişti. Değersiz varlığı ve yalnızlığı anlamlıydı aslında bir anlamı vardı içkiyle uyuşturduğu vücudunun. Tüm bu devam edip giden çürütüp yokeden düzenin anahtarıydı aslında bu değersiz hayatı. Ama buna izin vermeyecekti.

Bomboşuz, bazen yuvarlanıp sürüklenip gidiyoruz. Anlam, amaç herşey yokolup gidiyor bir yerden sonra bazen. Yalnızlıklar içinde kıvranıyoruz. Uzağız birbirimize çok uzak. Varolan düzeni sürdürüp gidebilmemiz için bir proje var belki de... Böcekler var vücudumuzda dolaşan, acıyla katılıp kalsak da yürüyüp giden düzende yürümemiz için bizi itekleyen. Yok etmek lazım onları ama kendimizi yoketmeden ne zor!!! Bir çakmak,bir kurşun, bir düzine hap herşeyi çok çabuk halledecekken.. Ama eğer bir anlığına da anlam verecekse herşeye belki de değer. Bir anlam için...

9 Temmuz 2008 Çarşamba