kesiklerim çok güzel
falçatayı azıcık bastırarak çizik attım
hiçbir şey olmadı önce
ama bir kaç saniye sonra o bölge hafifçe pembeleşti
derken çizdiğim hat kızararak belirginleşti ve hemen arkasından hattın her yerinden aynı anda kan çıktı sahneye
kıpkırmızı, ölümüne güzel bir sıvı
öyle güzel ve öyle neşeli duruyodu ki bakınca mutlu oldum, gülümsedim
bugün kesiğin iki tarafındaki derinin birbirine tutunmasını izliyorum
ben kesip ayırdım onları; ama onlar hiç şikayet etmeden, sakin ve becerikli bir şekilde birbirlerini bulup aralarındaki bağı yeniden örüyorlar
bana gıcıklık olsun diye de örerken kahverengi bir kabuk üretip koyacaklar oraya
ama bu deri çok güzel bir şey, öyle değil mi?
ve dün beynim ve kalbim içeride bir savaş verdi, bir dolu kesik aldı, kanadı, harap oldu
biraz vücudumdaki kesiklerle ve acıyla dengelemek, onlara bir mola verdirmek istedim
bir zamanlar bir şifacı bana demişti ki "kalp çakran tıkanmış senin, sevemiyosun o yüzden"
alıp falçatayı kalp çakramı açasım geldi, " neymiş ulan bu tıkanıklık?" diye
o kadar gıcık oldum ki oraya da bi çizik attım o yüzden
...
29 Haziran 2008 Pazar
25 Haziran 2008 Çarşamba
The Self...
"People often say that this or that person has not yet found himself. But the self is not something one finds, it is something one creates."
Thomas Szasz, "Personal Conduct," The Second Sin, 1973
"You have to leave the city of your comfort and go into the wilderness of your intuition. What you'll discover will be wonderful. What you'll discover is yourself."
Alan Alda
Thomas Szasz, "Personal Conduct," The Second Sin, 1973
"You have to leave the city of your comfort and go into the wilderness of your intuition. What you'll discover will be wonderful. What you'll discover is yourself."
Alan Alda
16 Haziran 2008 Pazartesi
İki Film ve Kiki&Koko
11.Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali’nde iki muhteşem film seyrettik. İlki bir başka olağanüstü kadın filmi Piyano’nun yönetmeni Jane Champion’un yönettiği, Yeni Zelandalı yazar Janet Frame’in yaşamöyküsünü anlattığı ve Kerry Fox’un tüyler ürperten bir gerçeklikle canlandırdığı Masamdaki Melek (Angel At My Table).
Janet Frame 8 sene akıl hastanesinde kalıyor ve lobotomiye kadar giden bir süreçte sürekli beynine verilen elektrik dalgalarına maruz kalıyor, çünkü bir okulda ders verirken ani bir krizin ortasında buluyor kendini ve sınıftan dışarı fırlıyor. Bu tür sinir ataklarının artması üzerine bir akıl hastanesine kapatılıyor.
Kendini bulunduğu ortamdan koşarak fırlatma isteği hiç de yabancısı olduğumuz bir durum değil. Normal günlük hayatını sürdüremeyecek durumda olmak da öyle. Janet sıradan bir işe girmeyi deniyor, normal bir hayat sürdürmeye çabalıyor; ama her seferinde çuvallıyor, her seferinde sabah işe gitmek, insanlarla muhatap olmak, para kazanmak ve eve dönmek fiilerini gerçekleştiremediğinden dolayı –onun yaşadığı dönemde depresyon ve prozac bilinmediğinden-akıl hastanesindeki yaşamına devam ediyor. Bir süre sonra kendisini hastaneden çıkarmaya gelen ailesine karşı koyuyor çünkü çıkarsa yaşamını nasıl sürdüreceğini bilmiyor, korkuyor. Büyük bir şans –ya da şanssızlık- onun yazmaya yeteneği ve yazmaya karşı duyduğu büyük tutku. Hiç bir durumda yazmaktan vazgeçmiyor. Çocukluğunun sefalet dolu günlerinde de akıl hastanesinin çığlıklarla dolu koridorlarında da her zaman yazıyor. Döneminin büyük bir buluşu olarak kabul edilen ve daha sonra yasaklanan insanlık dışı bir müdahale olan lobotomiden de bu tutkusu sayesinde kurtuluyor. Kitabı ödül alıyor ve lobotomisi iptal ediliyor.
Bu hikayede tanıdık gelen şeyler var mı? Var elbette ama Janet’in azmi ve yeteneği dışında. Çalıştığımız işyerinden koşarak kaçmak istiyoruz, hiçbir insanla isteğimiz dışında ilişkide bulunmamak istiyoruz. Günlük hayatın ezen, yok eden, çürüten döngüsüne girmek istemiyoruz. Kendimizi keşfetmek bilmek, öğrenmek istiyoruz. Boktan sabahlara kalkmak her geçen gün daha da zorlaşıyor. Eğer bu sadece tembellikten kaynaklı ve çalışma olgusunun kendisine yönelik bir direnişse zamanla çeşitli çıkış yollarıyla kolayca alt ediliyor. Zengin bir koca bulunur örneğin ya da işyerinde terfi alırsın aldığın para artar, unvanın ışıltılı olur "aman" dersin, "o kadar da kötü değilmiş" ya da çocuk yaparsın, böylece alışırsın devam eder gidersin. Ama varoluşuna anlam kazandırmaya çalışıyorsan, yaptığın iş bu anlamı taşısın istiyorsan, kendini bilmek, ne olduğunu, ne yapacağını bilmek istiyorsan bu kadar kolay olmaz. Bir şekilde çalışmak para kazanmak zorundasındır. Tesadüfen bir işe girersin, her geçen gün kendinden daha da nefret edersin, hala bulamamışsındır ne yapmak istediğini. Daha ne yapmak istediğini bilmeden şikayet etmektesindir sürekli. Bu noktadan itibaren kendine acımaya başlarsın, küçümsersin, aşağılarsın. Diğer festival filmi olan ve Avustralya edebiyatının önde gelen yazarlarından Sarah Miles Franklin’in aynı adlı romanından uyarlanan Muhteşem Kariyerim’de Sybilla kadınlar olarak hepimizin koşarak gideceği aşk teklifini elinin tersiyle iter çünkü ne yapmak istediğini bilmemektedir ve bu hayatta ne olduğunu öğrenmek zorundadır. Ailesi onun bu isteğine güler, belki bugün de kendine deliler gibi aşık, zengin, yakışıklı, üstelik kendisinin de aşık olduğu Harry’nin yaptığı evlilik teklifini "Ne yapmak isteğimi bilmiyorum" diye geri çeviren birine aynı tepkiyi veririz. Çünkü aslında Sybilla gerçekten ne yapmak istediğini bilmiyor ve sonu belli olmayan bir arayış için bu aşktan vazgeçebiliyor. Oysa biz her zaman garantici, riskten korkan orta sınıfın çocukları evet ne yapmak isteğimizi bilmiyoruz, evet arıyoruz, kendimizi hırpalıyoruz ama bir yandan hiçbir şeyden vazgeçmiyoruz çünkü "ya hiçbir şey yapamazsam" korkusu hep içimizde, beynimizde. Bunun sebebi hiçbir şeye tutkuyla bağlanmamamız mı yoksa korkularımız olduğu sürece zaten tutkuyla bağlanmak olasılık dışı mı? Hiç harekete geçmeden, bir şeyden vazgeçemeden, risk almadan bağlanacağın şeyi bulmak mümkün mü? Bu iki kadın buldular istediklerini. Alışmayı, uyum sağlamayı seçen diğer kadınlar da sürdürdüler yaşamlarını. Oysa biz anlamını bulamayan, risk alamayan, korkan, kendine güvenmeyen, her gün biraz daha çürüyen, işin daha da kötüsü bu çürüyüşün her anını hisseden, çürüyüşün kokusuyla midesi bulanan, hareket edemeyecek kadar felç olan, depresyon tanısıyla prozac içmeye başlayan, böylece biraz olsun bu kokuyu hissetmeyecek kadar burnu tıkanan, ikilemlerin arasında çıldırıp kendini keserek cezalandırmaya çalışan, yiyemeyen, gülemeyen biz biraz olsun adım atmayı sağladık kimyasalların itişiyle. Yine gülmeye, konuşmaya, yemeye başladık. Masamdaki Melek ve Muhteşem Kariyerim’i seyrettik. "Ne kadınlar var" dedik, "Aslında her şey olası mı?" dedik, "Güçlü müyüm, yaşayabilir miyim? Ama onlar yetenekli ben bir hiçim" dedik. Yedik, yedik, yedik beynimizi yedik. Birimiz bacağını kırdı, dayanılmaz acılarla evde yatmak zorunda kaldı; ama "Fiziksel acı ne ki, en azından yalnızım, yatıyorum, okuyorum, hiçbir şey yapmak zorunda değilim" diye mutlu oldu, bacak ağrısını hissetmedi bile. Birimiz ameliyat oldu, sürekli acı veren dikişlerle yattı ama o kadar mutluydu ki.. Acınası hayatının dışındaydı çünkü. Şimdi bekliyoruz o güç gelsin, o aydınlanma bizi nurlandırsın, bir anda bırakalım bir anda kendimiz olalım. Eskiden böyle bir aydınlanma beklerdik. Yok artık hayat bu kadar da bizi duvardan duvara çarpacak kadar zalim(!) olamazdı ama öğrendik. Biz yapıyoruz aslında her şeyi, biz inşa ediyoruz. O kadar büyük bir keşif değil belki ama öğrendik var olmak için önce acı çekmemiz gerektiğini ve çektik. Ama bulacağız az kaldı çok az. Önce bulmak önemli olan ne için, ne uğruna. Onu bulmak o kadar zor ki aslında bir o kadar da kolay!!
Az kaldı….
Az kaldı….
15 Haziran 2008 Pazar
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

